16.10

2018

Böğürtlen Yası (Veda)

Hüseyin Özüpekçe

Hediye edilen iki şişe şarabı özenle kıyafetlerinin arasına yerleştirdi. Üzerine yine kıyafetlerini ve başkandan hediye bir kaç kitabı koydu, şöyle bir etrafına bakındı valizini kapamadan önce masanın üzerindeki notlar ilişti gözüne onları da aldı. Valiz kapanmış küçük sırt çantası da onun yanındaki yerini almıştı. Hazırdı artık, sarmaşıklı pencerenin iç tarafındaki boşluğa oturdu; ahşap pencere boşluklarından sigarasının dumanıyla birlikte bir ayın verdiği bir ömürlük anıda süzülüyordu sanki. Yaşlanmış gözüyle odasına son bir kez daha baktı, birkaç dakika öylece oturdu pencereden dışarıya bakıyor fakat hiç bir şey görmüyordu. Sonra aniden doğruldu insanların bir şeylere kızdığı ve çekip gittikleri zamanlarda ki gibi sırt çantasını hızlıca tek omzuna attı ve valizini aldı, kapıyı kapatırken dönüp bakmadı bile. Zaman zaman zaman diye söylenerek indi merdiveni. İlk günden bu yana hep yanında olan çalışan yine bekliyordu kendisini, ilk gün otobüsten indiğinde ne yana gideceğini bilmeden sağa sola bakarak geçen üç beş dakikanın ardından karşılaştığı bu yüz şimdi kendisini bu kasabadan uğurlamak kendisine göre ise göndermek için bekliyordu. Sadece valizinin taşınmasına yardım edecek bu kişiye de kızmıştı içinden, sanki o gelmese onu göndermeyeceklerdi. Karışık duygularla yürünen bir kaç dakikadan sonra ana yola varmış karşıya geçmişlerdi, yolun bu tarafında da karşı da olduğu gibi bir kaç küçük dükkan vardı. Dükkanların birinin önündeki tabureye oturdu. Otobüs on dakika içinde gelir hoca hanım bir isteğiniz var mı demişti-hoca hanımın Hayır anlamındaki baş işaretini gördüğünde üzüntüsünü belli etmemek için başka yöne bakmıştı. Aslında hoca hanıma soruları vardı kızlarının resminin çıkacağı dergiyi soracaktı, ne zaman gönderirdi diye soracaktı ama vazgeçti herkes gibi hoca hanımda üzgündü. Sigarasını yeni yakmış yere bakarken otobüsün durduğunu farketti. Teşekkür ederken boynuna sarılmış ikizlere iyi bak diyebilmiş, hızlıca otobüse binmişti. Oturduğu koltuk diğer tarafı görüyordu. Gözden kaybolana kadar kasabaya baktı. Böyle veda etmişti bu mistik kasabaya, her şeyin sanki birçok şeyin harmanlanmış hali olan bu kasabaya...
...

Kütüphaneden çıktıklarında şehrin renkleriyle bütünleşen gün ışığı büyüleyici bir sonbahar akşamı sunmuştu. Henüz tamamen sararmış olmasa da dalından ayrılan bir kaç yaprak, rengârenk evlerin pencerelerinden yansıyan güneş ışığı ve kuşların dansı... Fotoğraf makinesi elinde her bir ayrıntıyı yakalamak için hızlı hızlı çekim yaparken bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu. Daha önce gittiği yerlerde tek başına kaldığı zamanlarda böyle kendinden geçerek çekimler yapardı. Bu zamanlarda yanında kimse olmadığından kendi kendine söylerdi bu halini görenlerin söyleyeceği sözcükleri -delirdi bizim hoca- neyse ki bu kasabada bunu kendisi dahil kimse söylemeyecekti. Kimse bir şey demeden son kez deklanşöre dokundu başkana döndü tamamdır başkanım dedi. Kısa bir gülümsemeden sonra meydana doğru yürüdüler. Büyük ağacın gölgesi çok fazla kalabalık değildi bugün. Küçük masa ve etrafına yerleştirilen tabureler ilerideki çay evinden gelen çaylar ve sohbet bu ağaç gölgesinin özelliği buydu. Başkanı görenler sadece uzaktan selam veriyor; kimse etrafına toplanmıyor diğer yerlerde gördüğü gibi eline kağıtlar iliştirmiyor yada hemen bir istekte bulunmuyordu. Daha sonra öğrenmişti başkan kimseyi kimsenin yanında dinlemezdi herkesin bir başkasının ihtiyacını bilmesine de gerek yoktu. Sohbet eşliğinde içilen bir kaç çay ve sigaradan kalktılar. Başkan evine doğru yürürken misafirhanenin merdivenlerini çoktan çıkmış odasına girmişti. Her zamanki gibi elinde sıcak yemeklerle bir süre sonra görevli kapıda belirtmişti...

Erkenden uyanmış başkanın evine doğru yürümekteydi. Hoca hanımın kasabada iki günü kalmıştı; başkanda son bir kez kendisini kahvaltıya davet etmişti. Başkan yine erkenden uyanmış, ekmekleri almış fazladan ekmek parasını bırakmış ve belkide bıraktığı paraya denk gelen ekmekler sofralardaki yerini almıştı. Kapıdan girince başkanı göremedi, sağlı sollu ekilen sebzelerden topladı yine. Bu sırada başkan elinde kahvaltı tepsisiyle kapıda belirdi. Uzun boylu orta yaşa yakın gür bıyıklı bu adam taşıdığı tepsiyle hayli ilginç duruyordu. Başkan Günaydın hoca hanım demiş devam etmişti buralarda güneş bu mevsimde gidişlere doğar... kısa bir sessizlik oldu gel hadi hoca hanım gel senin gitme zamanı için değildi bu. Başkan kahvaltıdan sonra yine sırtını yaslamış sigarasını yakmış hoca hanıma da uzatmıştı. Aklında kaldığından başkana niye güneş gidişlere doğar dediniz diye sordu. Başkan mevsimden kaynaklı bak şimdi herkes okul yolunu tutacak başka şehirlerde yaşayanlarda bir bir gidecekler bir sonraki yaza kadar. -zaman hiç bir şey için boşa akmaz hoca hanım diye devam etti. İyi veya kötü olsun seçimlerimizin olgunlaşması doğrultusunda biz fark etmeden geçer gider. Yıllar sonra dönüp bakınca çok hızlı geçti dersin, aslında herkes için aynı akmıştır fakat seçimlerimizden kaynaklı kimimiz hızlı deriz kimimiz geçmiyor deriz. Keşke ile başlayan cümlelerde yanlış seçimler sonucu zamana yenilmek değilmidir aslında... bir süre sessizce durdular. Buyur hoca hanım yak son bir tane daha dedi başkan... Kapıdan çıktıklarında anlık bir dönüşle baktı eve meydana doğru yürüdüler. Başkan tamda kendisinin kasabadan ayrılacağı güne kadar ildeki toplantılara katılmak için ayrılacaktı bugün kasabadan. Meydana vardıklarında başkan elini uzatmış hoşçakal hoca hanım demişti sadece; aslında çokça şeyin ifadesiydi bu hoşçakal ve başkanın ses tonundan bakışından anlamıştı bunu. Zaten bu kasabada her şey birçok şeyin harmanlanmış hali idi tıpkı bu hoşçakalın içinde barındırdıkları gibi.

Meydandan ayrıldıktan sonra bir süre öylece yürüdü. Bir kaç fotoğraf daha çekti. Farkında olmadan böğürtlenlerin işlendiği işletmeye kadar gelmişti. Kendisini daha önce de gören kadınlar hemen yanına geldiler. Ayaküstü bir kaç dakikalık sohbetten sonra içlerinden birisi bir hayli yaşlı olan büyük babasının kendisini görmek istediğini söyledi. Birkaç gün önce evde hoca hanımın sözü geçmiş büyük baba da benimde söyleyeceklerim olurdu keşke buraya da gelse demişti. İsteği geri çevirmedi kızda bugünlük çalışmasını erken bıraktı -bu sırada iki şişe şarap hediye edildi kadınlar çok sevmişlerdi Kıvırcık hocayı- evlerine doğru yürümeye başladılar. Yirmili yaşlarında idi kız başka bir şehirde öğrenci olduğunu söyledi yaz aylarında buralarda çalışırlardı herkes gibi.

Bir hayli uzaktı evleri fakat kasabanın hiç bir yeri diğerinden farklı değildi, sokaklar geniş kaldırımlar ve rengarenk evler. Okulunu hayallerini anlatmış hoca hanımda anlatmıştı yaptıklarını. Böyle geçen yirmi dakikanın sonunda tek katlı bahçesi diğerlerine göre küçük bir evin önünde durdular. Burası hoca hanım dedi küçük bahçe kapısını açarken. Bahçe duvarının iç tarafında serilmiş kilim üzerinde her yerde gördüğü eski sert yastıklara sırtını dayamış düşünceli bir halde oturuyordu büyük baba. Evde büyük anne büyük baba bir de kendisi yaşıyordu. Anne ve babasını daha üç dört yaşlarında iken kaybetmişti. Büyük baba bak sana hoca hanımı getirdim diye seslendi. Bastonundan destek alarak doğruldu sanki yıllar önce kaybettiği kızı gelmiş gibi sarıldı hoca hanıma. Buyur bakalım hoca hanım dedi birlikte oturdular bağdaş kurmayı beceremeyen hoca hanımın dizleri yine yukarıda kalmıştı. Hoca hanım bu kasabaya geliş nedenini anlattı kısaca. Büyük baba seninde eski zamanlara ait söyleyeceklerin varsa dinlemek isterim dedi. Bu sırada içeriden daha dinç olan büyük anne çıkageldi tanıştılar yemek hazırdı dedi. Yere açılan sofranın üzerine ayaklı yuvarlak boyu bir iki karış kadar bir masa açıldı. Demir tabaklarda sunulan yemeğin ardından çayda geldi. Büyük baba biraz düşünerek hoca hanım biz göçtüğümüzde bu dünyadan bizimle göçecekti yaşadıklarımız; duydum ki fotoğraf çekip yazı yazacakmışsın, belki bir gün bizi de okuyan birileri olur, çok sevindim bu işe iyi ki gelmişsin dedi. Gururlanmıştı büyük babanın bu sözüne. O zaman anlat büyük baba dedi bizde unutturmayalım sizleri. Ahşap evleri nasıl yaptıklarını, askerlik günlerini, evlendiği günü bile anlatmıştı bir çırpıda. Yedi yada sekiz nesil öncesinde gelmişlerdi büyükleri buraya o zamanlar ev yok tabi hayvancılık yapıyorlarmış diye devam etti yaz günleri çadırda kış günleri ise taş duvarların üzerine çekilen birkaç kaç çadırın altında geçermiş günleri dedi. Bunlardan birkaç tanesi biraz yıkılmış olsa da hala ayakta dedi. Sonraları yine taş örme evler yapılmış üzeri bu defa toprakla kapatılmış dedi biz bu evlerde dünyaya geldik. Şimdiki gibi evlerde elektrik filan yok tabi evlerde bu güzel boyalarda yok. -geceleri bir şeyleri görmek için ne yapılırdı diye sordu hoca hanım. -Bizden öncekiler baharda büyüyen genç dalları günlerce keser kabuklarını ayırır bir gün güneşte tutarmış ne kuru nede yaş olurmuş böylece. Gece olunca bir yere bakmak yada gitmek için bunlardan bir iki tanesi tutuşturulunca epey bir süre aydınlık edermiş dedi büyük baba. Çok çok küçükken babam bazen yapardı bunları diye eklemişti. Sonraları şu çaydanlığa benzer çıraların içinde yağ yakarak aydınlık sağlanırdı. Belki bilirsin sonraları gaz lambaları çıktı o günler güzel günlerdi artık gece olsa da birbirimizi rahat görür olmuştuk. Elektrikte çok olmadı buraya geleli ben askerde görmüştüm bu elektriği ilk kez... büyük baba evlenip evden ayrılanlara verilen bir takım döşek yorgandan, verilen birkaç parça eşyadan yaptığı işlerden bahsetmiş, lafı başkana getirmişti. Bizim şu yediğimiz ekmekte onun parası vardır bilirim ben dedi biraz üzülerek. Çok bir kazancı yoktu çünkü evin küçük bahçesinde yetişen meyvelerden başka bir de küçük bir yaşlı maaşı vardı.

Evden ayrılmış büyük annenin eliyle örüp hediye ettiği şalı omzunda yine akşam güneşinin büyüleyen yansımalarını fotoğraflamıştı. Her zaman yemek yediği yere gitti bu defa tek başına yemekten sonra epey bir süre oturdu. Odasına geldiğinde epey geç olmuş bir haylice yorulmuştu. Çalışmalarına göz attı bir süre. Pencerenin kenarında her gece yaptığı gibi bir sigara içti. Ahşap pencere boşluklarından süzülen mavimsi duman... Ertesi gün daha gün ışımadan uyanmış gün boyunca sadece fotoğraf çekmişti.
...

Otobüs hareket edeli bir saat olmuştu. Bir ay önce kasabaya gelirken durdukları dinlenme yerinde durmuştu otobüs. Yine aynı yere oturdu böğürtlen dolu dallarda artık tek tük meyve kalmıştı. Çayını bırakırken dallara bakan bu yabancıya böğürtlen mevsimi bitti demişti çalışan... Otobüs uzaklaşana kadar kasabanın gözden kayboluşunu izlediği gibi izledi dinlenme alanının gözden kayboluşunu. Aklında yaşadıkları; sohbetleri başkan ve diğerleri. Yazısına bir başlık bulmalıydı. Uzak kasaba, Şirin kasaba, Cennet köşesi gibi olabilirdi ama çalışanın söylediği böğürtlen mevsimi bitti sözü tüm bunların ötesinde bir başlık düşünmesine neden oldu. Başlık "Böğürtlen Yası" olmalıydı...

Hüseyin Özüpekçe

Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Etiketler: zaman-emek-İnsan
Şiirlerin ve denemelerin telif hakları ve sorumluluğu sahiplerine aittir. Siirkolik.com telif hakları yasasınca şiir teliflerine bağlı kalmayı taahhüt eder.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Siirkolik Şiir Bildirimleri