» Can Yücel şiirlerini mi okumak istiyorsunuz? Öyleyse tıklayın! (yeni)

18.01

2018

Bakış Açısı

Alp Asilkan

Bu öykü, 19.01.2018 tarihinde günün yazısı seçilmiştir.

'' Gördüklerinden memnun değilsen; bakış açını değiştir ''

Büyük bir özlemin sona erişiydi o gece. Önceleri toprak kokusu cıvıltıları duyuldu. Peşi sıra şiddetlendi. Sokak lambalarının ışıkları kesildi, evlerin de. Uğultular delercesine idi. Uzun süre bakarsa dışarıda olup biteni görebiliyordu. Pervasız yağan yağmurda kuru bir şeyler aramak bir tek kendisine dert olmuştu. Ümit arıyordu, ters giden her şeye rağmen içinden çıkabileceği bir yol, bir kaçış, bir varış. Ne yapmalıydı? şimdi ışıklar geri dönse masa lambası gene de yanmayacaktı, yanamayacaktı. Kuru bir şeyler bulması da huzurlu uyuması için yeterli değildi. Uyumalı, uyanmalı, tüm gün saçma sapan, sonuçsuz sorunları düşünmeli, evine dönmeliydi. Kravatını bozmadan çıkardığında sorunlar çözülmüyordu. Her şey olması gerektiği gibi dediğinde de. Bir şeyler arıyor, bulamıyor, ne aradığını unutuyordu. Çoğu zaman hiçbir şeyi arıyordu, çoğu zaman kendini bulamıyordu. Oysa en çok kendini tanıyordu. Düşüncelerinin kanayan yarasıydı. Yutkunamadığını hissettiği her düşüncenin ana fikri kendisiydi. Memnuniyetsiz oluşunun, bu oluşundan bile memnun olmayışının ortak noktasıydı. Bazı geceleri erken bitirir, çoğu geceleri sabaha teslim ederdi. Çünkü lügatında olması gerekeni bilen yoktu. Öznel düşüncelerin başkentinde mahkum olmak mağdur olmak kadar kabul edilebilirdi. Yağmurun doğurduğu fırtına yavaş yavaş teslim oluyordu. Yıktığı, tarumar ettiği şeyler ardından görünmeye başladı. Bir yerlerde korkup saklanan kediler olmalıydı. Belki de köpeklere sarılmışlardı. O ise yastıklara sarılırdı. Özlediği bir şeyler olmadığı halde yapar, neyi özlediğini düşünür, bulamazdı. Kendisine itiraf edemediği şeyler dürtülerini harekete geçiriyordu. İnatçı, asabi kişiliği bazı gerçekler karşısında mıh gibi dururdu. En büyük kazancı da, en büyük kaybedişi de kişiliğinden kaynaklıydı. Babasının kötü özelliklerini almamış, iyi özellikleriyle gurur duymuştu. Dayısı örnek biriydi, almadı. Çünkü ulaşılabilirdi. Örnek alması gereken şey; olduğuna inanılan fakat asla görünmemiş, görünmeyecek olan ekvator çizgisi olmalıydı. Karanlıklardan doğan aydınlık, takılan en güzel lakap, yüzlerde oluşan tebessüm. Hemen hepsinin tohumu olmak istiyor, bir o kadar mutsuz yaşıyor, umutsuz hissediyordu. Öfkesinin yegane sebebi buydu; olmak istediği gibi olamaması. Okuldan eve gelir, kütüphaneye gider karnının sesini duyana kadar okur sonra eve giderdi. Olumlu düşünce katiliydi. Kendisini sevemiyor, insanları sevemiyor, barışamıyordu. Ümit arıyordu; bir yol, bir kaçış, bir varış. Yine o gecelerden biri diye düşündü. Kendisiyle çeliştiği, kendisini sorguladığı, sonuçsuz sorunlarla dolu bir gece daha.

Ay ile uyuduğu güneş ile uyandığı gecenin sabahında okula vardı. Gruplar halinde yürüyen insanlar, gruplar halinde duranlar; tekliğin simgesi olarak sıraya yol alır başlamadan bitmesini dilediği rutinini beklemeye başlardı. Aslında okulunu severdi. Yeni bir şeyler öğrenme hevesi bedenini yataktan kaldırıyor, ayaklarını okula getiriyordu. Tahammülü olmayan şey vızıltılardı. Ertesi günün konuşulan dizileri, maçları, babaya diklenişleri, sevgili mesajlaşmaları kulaklarına çarpıyor olmayan tahammül sınırını hemen ilk dakikadan aşıyordu. Okul sırasında, sınıfında, yemekhanede sessizce duran, utançla insanlara bakanları görürdü. Bu bayatlamışlığı başkaları da fark ediyordu. Yanlarına gitmeyi düşündüğü seferlerde düşüncesinden sapıyor, bekliyordu. Birinin yanına gelmesini, sen de değil mi diyerek konuya girmesini; kendi kendine konuştuğu, kızdığı, haykırmak istediği her şeyi tek çırpıda anlatabilmeyi. Bekliyordu ve kimse yanına gelmedi. Utanç duydukları olaylara en büyük utançla karşılık vererek, çoğunluğa karşı tekiller olmayı tercih etmişlerdi. Son zamanlarında iyice bastıran mutlu olamama sorunları ile başa çıkmalıydı. Mutlu olmak kaygısı önemli değildi. Önemli olan bu düşünceden kurtulmaktı. Ölürken bile tebessüm edebilmeyi başaranlar vardı. Ortalamanın altında yaşayan ailesinde babası hemen her gün tebessüm edebilirdi. Babasıyla ilgili durumu felsefik açıklamak imkansızdı. Nasıl oluyordu, keşfetmeli, keşfedemeyenlere yol göstermeliydi. Kendi varoluşunu fark ettiği günden bugüne ideali sorulan olmaktı; sorulan ve cevaplayan. Şu an için iletişimsizlikle dolu hayatında sadece bozulan kumanda için danışılan biriydi. Bir yerde çarpacak, okuyacak; her ne olursa olsun denk gelecek ve özel olmayı başaracaktı. Belki de son nefesini beklemekten, bulamamaktan yorulmuş bir adam olarak verecekti. Belki ona başkası anlatırdı. Tüm ümit çırpınışlarını alelade karamsarlığıyla, başlamadan bitirişiyle, heyecanını boğazına sapladığı yumruyla son verirdi. Tanıdığı en sadık düşmanı kendisiydi. Hafta sonuna ramak kala derste adını duymuş ne olduğunu anlamadan coğrafya ödevi almıştı. Buna üzülmeye fırsat bulmadan cama çarpan dolu sesleri duyuldu. Şemsiyesi yoktu. İçinden hafta sonunu geçirecek olmuş; istemediği bir ödev ve sırılsıklam olacağının haberini almıştı. Buna dünyada kim olursa olsun gülümseyerek yaklaşamaz diye düşündü. Zil çalmıştı, o tüm veli toplantılarında sınıfın en sakini unvanını alan, ortalama notlu, her dönem nerede boş yer bulursa orada oturan, okul aşkı olamamış çocuk için gitme vaktiydi. Şemsiye almayışının cezasını çekecekti. Eve gidecek şanslıysa hasta olmayacak ve o gün için azar yiyecekti. Eğer hasta olursa her ilaç içişinde, her hapşırışında ve öksürüşünde aynı cümleleri duyacaktı. Evine varmak için 6 sokak yürüdü. Yağmur yağdığında kütüphaneye gitmesi imkansızdı. Önce sorun etmedi. Yemeğini yerken maruz kaldığı program sesleri, annesinin ıslak kıyafetlerine söylenişleri gözünü kararttı. Sıkıca giyindi, şemsiyesini aldı ve ödevi bahane ederek evden çıktı. Ailesini çok sevmesine karşın, kendisini sevemeyişi insanlara sabretmesini engelliyordu. Oysa havadan sudan konuşabilir, günü anlatabilir, dinleyebilirdi. Kendi gölgesinden dahi kaçıyordu. Yüzleşmiyor, kabul etmiyor, tetikte yaşıyordu. Yalan söylemiş olmamak için kütüphanede ödev için araştırma yaptı, hiçbir şey bulamadı. Not defterine ertesi gün için ''çarşıdaki sahafta coğrafya ödevi'' notunu düştü. Her zaman olduğu gibi gözüne ilk takılan romanı eline aldı, uygun bir yere oturdu ve okumaya başladı. Kendi içiyle konuşmadığı, düşünmediği, dinlenebildiği zamanlar kitap okuduğu zamanlardı. Herkesten, her şeyden kaçtığı; kısa süreli de olsa kurtulduğunu sandığı dakikalar.
Bir alanda özdeşleşmiş şairlerden nefret ederdi. Onun için edebiyat geniş olmaktı. Hemen her konuda denemek, fikir sahibi olmak, sonuç almaktı. Sonuçlar istenildiği gibi değil, hak edildiği gibi olmalıydı. Ansızın denk gelişleri yazıya dökmek ona göre değildi. O denk gelişleri ilhamında biriktirir, doldurur; yeri geldiğinde yazardı. Kitaplar bitirmeyi, defterler bitirmeye tercih ediyordu. Her daim çok okur, az yazar olmakla övünür, doğrusunun bu olduğuna inanırdı. Ismarlama şair olmayacaktı. Tahmin edilemeyecekti. Kütüphanede başladığı kitapları evine getirir, bitirdiğinde kütüphaneye tekrar giderdi. Bu olması gerektiğine inandığı, asla şikayet etmediği bir döngüydü. Doğmak, yaşamak ve ölmek. Kütüphaneye gitmek, kitabı bitirmek ve tekrar kütüphaneye gitmek. Ona göre yaşamak ve ölmek döngüsüyle arasında bir fark yoktu. Hemen her gün farklı şeyler yapanların; farklı şeyler yapmayı düşünmek, farklı şeyler yapmak ve tekrar farklı şeyler yapmayı düşünmek döngüsünde olduğuna inanırdı. Belki kendini kandırıyordu, belki doğrusu buydu. Onun terazisinde doğru ağır basıyordu, basmak zorundaydı. Saatler gece yarısına varırken, gene o geliyordu; her daim hissettiği, sorgulayış yalnızlığı. Ateşi vücudunu esir alırken, bu gece değil dedi. Tükenmişliğe ramak kala, seçim yapacağı hiçbir yol yokken. Hazır değildi, korkuyordu, sonunu biliyor olmasından korkuyordu. Ümit arıyordu; bir yol, bir kaçış, bir varış. Bu gece değil dedi... Çekmecesinden uyku hapını çıkardı ve içti.

Ertesi gün tüm hafta yağan yağmurun aksine bahar havası vardı. Sanki vücudundaki ateş gökyüzüne yükselmiş, dünyasını ısıtıyordu. Kahvaltısını temizlik kokuları ve televizyondan gelen sesler eşliğinde yaptı. Annesi, odasını temizletmeyişine söyleniyordu. Evden dışarı çıktığında kapısını kitler, odasının düzenini kendinden başkası bilmezdi. Hemen her köşede onun adımları, onun el izleri vardı. Mütevazi evinde küçük odaların en küçüğüne sahipti. Mevsim aşırı kıyafetlerin dolabına sığmadığı, ikinci el masası, sandalyesi olan; yatağı ve alındığından beri aksesuardan öteye gidememiş masa lambası ile şifonyerde, halının üstünde, ayakkabılarının yanında, yatağında hemen her yerde kitaplar ve bitirilmiş, bitirilmeyi bekleyen not defterleriyle dolu bir odası vardı. Temel ihtiyaçları dışında vaktinin tümünü bu odada geçiriyordu. Not tutuyor, yazı yazıyor çoğu zaman kitap okuyordu. Evden çıkarken ayağından hiçbir mevsim çıkarmadığı terliklerini bile odasında bırakırdı. Onun ailesiyle tek paylaşımı yıkanmak zorunda olan kıyafetleriydi. Kirlilerini çoğu zaman kendi yıkamasına karşın vaktinin olmadığı anlarda kirli sepetini makinenin önüne bırakır, bir çeşit yıkanması gerektiği mesajını verirdi. Ayakkabılarını dolabın ayak boşluğunda sıralayışı, masasındaki şekerlik, çekmecesindeki ucuz saatler, görünmeyen panosu; görsel düzensizliği yönetme tutkusu. Düzen ezberlenmişlik değil miydi? o halde onun ezberlediği düzensizliği, bir çeşit düzendi. İçin için güldüğü, ezberlediğini bir tek kendi bilişi tanrı ile arasındaki yegane sırdı. Bunu ele aldığı bir yazısı kim bilir odasının neresinde sararmaya yüz tutmuştu. Ne yazdığını bildiği halde not defterine baktı; sahafa gitmeliydi.

Matbaanın geliştiği dönemlerde yaşadığı şehrin başkent oluşu sahaf konusunda pek çok alternatifi olmasını sağlıyordu. Kütüphaneye gitme ve kitap okuma kültürünü de yaşadığı şehre borçlu olduğunu düşünürdü. Birkaç yer gezdi fakat aradığını bulamadı. Arıyor muydu? bulmak istiyor muydu? ödev ne kadar önemliydi? kendi kendine sorduğu onlarca soru cevabını beklerken ayaklarına hükmedememiş, kendisini bir sahafın içinde bulmuştu. Arka fonda Chet Baker'ın duyulduğu iki katlı, sayısız bölmesi olan ileride okuma noktası ile kafasındaki sahaf tanımı yerle bir oldu. Bu sahafta eski olan tek şey kitaplardı. Eski modernize edilmişti. Uzun süre boş boş dolandı. Etrafa bakınıyor, ağzını kapatamıyordu. Onu hayrete düşüren modern eşyalar değildi. Işığın yere vuruşundaki estetikti. Kitap okuma bölümünün hiçbir materyal ile çevrelenmemesine karşın çıplak durmayışıydı. Sanki her şey boş bulunan yere konulmuş, fırlatılmış ve istenilmeden mutlak güzelliğe ulaşılmıştı. Kurulabilecek en güzel hayali kifayetsiz bırakıyordu. Peri masalına ödev için ara verdi. Bulduklarını derledi ve ödevini bitirdi. Saatin epey geç olduğunu fark etti. Karnı da bir hayli acıkmıştı. Veda vakti geldi.
Parmak uçlarına hasret çökerken sahaftan ayrılmaya hazırlanıyordu. Ödeme yapıp yapmayacağını sormak için kasaya doğru yöneldi. Sahafın ödeme yapmasına gerek olmadığını dinlerken gözüne bir ayraç takıldı. Ayraçta 'Bilge Sahaf' yazıyordu. Girerken tabelaya bakmamıştı.
Gülümseyerek Bilge Sahaf burası mı? dedi.
-Kasadaki adam burası dedi, Bana bilge derler.
Sanki hiç duymamış, hiç bilmiyormuş gibi alaylı bir ses tonuyla bilge de ne demek dedi.
-Sahaf olup bitenin farkına varmıştı. Her soruya bir cevabı olandır dedi.
Aldığı cevap karşısında çok sinirlendi. Ayaklarını yere vura vura sahaftan çıktı. Az ileride duraksadı ve geri döndü.
Sana bir sorum var dedi. Evren döngüsünde belirli monotonluklar, az da olsa farklılıklar, cenaze törenleri, sünnet düğünleri, okulun ilk günü, üniversitenin son günü. Her şeyin belli belirsiz olduğu, kaygıların, hastalıkların kol gezdiği bu dünyada mutlu olmanın yolu nedir. Mutlu olma kaygısı beslemiyorum. Ben bu düşünceden kurtulmak istiyorum. Bir insan iyi olacağını düşündüğünde iyileşmiş olmuyor, kendisini kandırmış oluyor. Bir kadın öleceğini bildiği çocuğu doğuruyor. İki tuğla sana ev vermiyor, gökyüzünü kapatıyor. Ben olumlu düşünce katiliyim. Daha fazla cinayet istemiyorum. İnsanlara yardım etmek istiyorken gölgem bile fikirlerimden nefret ediyor. Her soruya cevabı olan adam bana söyle; siyahın içindeki beyazı nasıl bulacağım?
Sahaf elindeki sigara küle dönüşürken sandalyesinden kalktı. Önünde duran kitabı eline aldı ve gösterdi. Kitaplarda hayat vardır. Yazarı olmadığın sürece kitaplarda kendi hayatını bulamayacaksın. Siyahın içinde beyazı arama. Siyaha diğer tüm renkleri ekle. Görmek istediğini ancak o zaman görebilirsin. Unutma;
-Gördüklerinden memnun değilsen; bakış açını değiştirmelisin.

Eve giderken geçtiği sokaklar, caddeler; göz göze geldiği insanlar. Dükkanlardan gelen kokular, ışıklar. Elinde taşıdıklarının ağırlığı, kapı zilinin sesi, yediği akşam yemeği... Aklında tek bir söz. Zihninde tek bir an. Bakış açını değiştir. Nereye gittiği belli olmayan bir insan için en uygun yolu göstermek kadar yitik. Oysa evrenin en şık saplantısını çizmişti bunca zaman. Kendi açısını bilmeliydi. Bilmeli, alternatifini bulmalı, değiştirmeliydi. Nefret ettiği soğuktan zevk almalı, sebepsiz yere gülen insanlara sarılmalıydı. En çok da midesine kabul ettirmeliydi. Bir bardak kahve hazırladı. Odasına dönerken yanına çakmak aldı. Tütsüyü yaktı ve harikulade olayları tarihe kazıdığı anlardaki gibi günlüğünü çıkardı. Yazmalıydı. Unutmamalıydı. Ne yazacağını bilmeden, asla unutmayacak olsa da.
- Bugün yüzleştim. Oysa evren aynı ritmiyle döndü, saymamakla birlikte aynı ölçüde nefes aldım. Ayrılıklar, birleşmeler benden habersiz, varlığımdan alakasız gerçekleşti. Anlıyorum. Sorunların boyutlarını belirleyen benim. Sorunları da belirleyen benim. Bugün yüzleştim.

Yatağından çıkıp ödevini teslim ettiği ana kadar geçen zamanda, kendini kapadı. Seslere, görüntülere, çirkinliklere. Önce bilmeli, bulmalı ve değiştirmeliydi. Okula gitmiş, yaşanılanları zerre umursamamış, ödevini dersi beklemeden teslim etmişti. Günlüğüne yazdıkları aklına geldi. Yüzleşmeye devam etmeliydi. Nefret ettiklerini not almaya başladı. Nefret ettiği yiyecekler, nefret ettiği içecekler. Uzunca bir liste. Aslında bugüne dek hiçbirini denememişti. Tadını bilmediği şeylerden neden nefret etmişti ki. İzlemediği dizilerden de nefret ediyordu. Nefret ettiği her ne varsa deneyimlemediği şeylerdi. Belki deneyimlese de nefret edecekti. Belki de etmeyecekti. Tek suçlu kendisi olamazdı. Çoğunluğun yaptığını yapmama, tarife göre karar verme. Her ne olursa olsun bunlar fizikler problemlerdi. Çözülebilirdi ama yeterli değildi. Düşüncelerini nasıl değiştirecekti? soğuğa aşık olacağı bir düşünce biçimi olasılıksızdı. Gene de bir umudu vardı artık. Yolu, kaçışı veya varışı olmasa da.

Hafta sonundan kalma güneşli havayı görünce okuldan sonra eve gitmemeye karar verdi. Evini teğet geçti ve çarşıya doğru yürüdü. Kuşların esir aldığı meydanda bir banka oturdu. İşi olmayanlar güzel havanın keyfini çıkarıyordu. Gözüne fotoğraf çekilen bir çift takıldı. Havayı, günü ölümsüzleştiriyorlardı. Fotoğraf çekilmeseler de anlatabilirlerdi. Daha sonra unutabilir ve o gün yaşadıkları diğer günlere karışabilirdi. Eli ayağı birbirine girmiş, önlenemez bir tebessüme dönüşmüştü. Güneş yüzümüze, banklara, evlere hemen her şeye çarpıyordu. Yağmurlar, fırtınalar da öyle. Belli belirsiz bir döngüyle sonsuza dek. Onları önemli kılan bizdik. Bizim yaptığımız şeylere veya bize çarpmaları, bizi mutlu etmeleri, bizi kızdırmalarıydı. Fotoğraflarını çektiğimiz, kayda aldığımız sürece ölümsüz olabilirlerdi. Biz olmasak ve bize çarpamasalar, biz tarafından kayda alınamasalar da belli belirsiz bir döngüyle yaptıklarına devam edeceklerdi. Fakat önemsiz olacaklardı. Önlem alınmayacaklardı. Verdikleri keyfin tadı çıkarılamayacaktı. Evren bizim varlığımızla değerli kılınıyordu. O halde biz de bir o kadar değerliydik. Olmuştu işte. Ne olduysa olmuştu. Özel olduğunu hissetmişti. Vücudunda oluşan boşluk ve o boşlukta kıpırdayan tarifsiz duygular. Hislerinin tarifi yoktu. Şimdi boşlukları doldurmalı, hemen her konuda düşüncelerini tekrardan gözden geçirmeliydi. Nefret ettiği, zevk alamadığı konulara kendi özelliğini katmalı, her konuya gülümseyerek nokta koymalıydı. Artık idealini gerçekleştirmek için tüm engeller kalktı. Sorulan olmak. Sorulan ve cevaplayan. Banktan kalkıp evine giderken aklındaki tek düşünce başından geçenleri insanlara aktarmaktı. Yemek, gün, ödevler ehemmiyetsizdi. Masasına oturdu, boş bir ajanda çıkardı. Elleri titreyerek yazmaya başladı;

'' Gördüklerinden memnun değilsen; bakış açını değiştir ''

Alp Asilkan

Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Şiirkolikte kayıtlı 3 öyküsü bulunmaktadır.

Alp Asilkan yetkili üye konumundadır.


Alp Asilkan öyküleri

Öykü için yorumlar

Bu öyküyü sevdim diyenler

Yazarın son 10 yazısı

Şiirlerin ve denemelerin telif hakları ve sorumluluğu sahiplerine aittir. Siirkolik.com telif hakları yasasınca şiir teliflerine bağlı kalmayı taahhüt eder.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Siirkolik Şiir Bildirimleri