03.08

2016

Kentin Varoşunda Bir Eğitim Yuvası (b.ö.r. -29-)

İbrahim Yılmaz

Bu öykü, 03.08.2016 tarihinde günün yazısı seçilmiştir.

Doğu Karadeniz Sıra Dağlarının yücelerinde bir su akarından başlayıp sonu Karadeniz'in koyu mavi sularında son bulan bir vadinin derinliklerindeki yolculuğum çok gerilerde kalmıştı. Bu dar vadinin yamaçlarında kurulan, ancak bir keçi yoluyla ulaştığım okulumdaki öğretmenlik günleri sadece hafızamın derinliklerindeki yerini çoktan almıştı. Aynı biçimde bu kez kente ulaşan bir vasıtaya kavuşmak için çamurlu yolları artık tepmeyecektim. En nihayet bir yıl aynı gün içinde doksan dakika askeri otobüs ve yüz yirmi dakika da yürüyerek görev yaptığım son köy okulumdaki görevde sona eriyordu. Henüz otuzlu yaşlarımın başında olmama karşın neredeyse meslek yaşamımı yarılamıştım. Öğretmenlik yaşantımın on beşinci yılında kentin bir varoş mahallesinde şirin bir okula kapağı attım.

Çocuklarımı, abartısız, maaşımın yarısını ödeyerek yaptırdığım kooperatif konutumuza geçen yıl taşımıştım. Şimdi sabahleyin çıktığım evime akşamleyin geç kalmadan dönebilecek, ailece bir arada olabilmenin mutluğunu yaşayabilecektim. Gençliğimin en güzel yıllarımı dar, onarıma gereksinimi olan lojmanlarda geçirmiştim. O yıllar sona erdi. Her yokuşun bir inişi, bir düzü vardır. Artık canımı sıkan, ruhumu daraltan bir konuk ağırlamaktan ne kadar sıkılıp ezildiğim dar konutlarda yaşama günlerim mazi oldu. Şans yüzüme konuttan yana artık gülüyor, talih kuşu kafama yakın uçuyordu.

Okuldan yana da bir sorun yoktu. Okul, evime otuz dakika yürümekle varacağım uzaklıkta bir mesafedeydi. Yeni tanıştığım, benim mahallede oturan ve atandığım okulda çalışan bir arkadaşımla okulumuza yıllarca yürüyerek gidip gelecektik. Kocaeli ülkemizde sanayiinin en yoğun olduğu bir il. Fabrika bacalarının tütmeye başladığı yıllardan itibaren İzmit Körfez'inin kuzey kıyı ve yamaçlarında kurulan kent hızla büyümüş. Yurdun hemen hemen her bölgesinden göç almaya başlamış. Nüfus, çıplak dağ yamaçlarında aniden yağan karların ufak bir titreşimle yerinden kopup hızla çığ olarak aşağılara kayarken çoğalması örneği yıldan yıla artmış. Anadolu'nun dar gelirli halkınca, kısa sürede şehrin kenar mahalleleri adeta işgale uğradı. Köylerimizde nüfusunun hızla erimesiyle birlikte sanayi kentlerinin nüfusu hızla arttı. Kapanan köy okullarının yerine yarı köy, yarı kent görünümündeki ket varoşlarında yeni okullar açıldı.

Yeni atandığım okul, Van, Muş, Bingül, Tunceli, Erzurum, Gümüşhane, Artvin, Rize, Mardin, Çankırı gibi daha nice illerden kopup gelen insanlarımızın oturdukları bir varoş mahallesinde açılmış. Şirin bir okul. Mahallemiz, körfezin kuzeyinde hoş, güzel bir tepeye kurulmuş varoş mahallesi. Tepe dediysem şöyle yüksek bir yer anlaşılmasın. Körfez sahilinden hafif yükseltiler tepe diye adlandırılmış İzmit'te. Esentepe, Gültepe, Çamlıtepe, Şirintepe, İlimtepe gibi nice tepeler var. Bunlar hepsi güzel yerler. Hele İlimtepe bir başka güzeldir. İlimtepe'nin sırtlarından kuşbakışı bakıldığında, körfezi, Derince Limanı'nı, ve sahil şeridi boyunca kurulan konut ve fabrikaları kanatlarının altında gibi görmek olası. Bu tepeler körfezin kuzey yönünden İstanbul'a doğru yer yer devam eder.

Bizim tepemiz Esentepe. Okulu, Kocaeli'nde bulunan 15. Kolordu'nun subay eşleri yaptırmış. Güçlü bir ülkenin ancak nitelikli eğitim görmüş insanlarca sağlanacağına inanan subaylarımızın yardım sever kadınları aralarında oluşturdukları eşgüdümle tek katlı, beş sınıflı bir okul yaptırmışlar. Göreve başladığım seksenlerde hızla büyüyen mahalleye bir okul daha yapılmış bakanlık kanalıyla. Yıllar sonra ancak tek bir sınıf okutmak kısmet oldu. Yeni sınıfım bir beşinci sınıftı. Karadeniz'in yeşil vadilerinde, Doğu Anadolu'nun yüce dağ yamaçlarında, yüksek Erzurum ve Kars platolarında yaşama gözlerini açan çocukları kendilerini bir batı kentinin yazın tozlu, kışın çamurlu yolları olan bir varoş mahallesinde birer andız fidanı gibi boy atmışlar. Özellikle sabahleyin, mahallelerin üzerini kaplayan, sobalarda yakılan kalitesiz kömür dumanlarını ciğerlerine çekerek okula koşup, sınıfları dolduruyorlardı. Babalar genellikle günlük işçi. İş bulursa çalışıyorlar. Düzenli işlerde çalışanlar çok az. Kahvehaneler tıklım tıklım dolu. Genç kızlar Hereke fabrikalarına ipek halı dokuyorlar. Erkek öğrencilerimin çoğu ayakkabı boyacısı. Sabahçı-öğlenci uygulaması var. Biz sabahçıyız. Dersten çıkan öğrencilerim boya sandıklarını kaptıkları gibi kentin derinliklerine dalıyorlar. Öğrencilerimin kazandıkları paralara el koyup içki parası olarak kullanan velilerim yok değil.

Yoksulluk, yeni bir iklime uyum göstermenin verdiği ezilmişlik çoğu öğrencimin yüzlerinde açık biçimde gözlemleniyor. Hepsi, sevimli, saygılı çocuklar. Bir an önce büyüyüp, ailelerini ezen yoksulluk çemberini kırmak istiyorlar. Bazıları okula geç başlamış. Fiziksel görünüşleri ortaokul öğrencileri düzeyinde gelişmiş. İçlerinde on bir- on iki yaşlarında olmalarına karşın, soluk benizli, cılız, yoksulluk ve yeterli beslenememeleri sonucu yaşlarına göre büyüyüp boy atamayanlar da var.

Okulumuz personeli, müdür, müdür yardımcısı, otuzun üzerinde kadın-erkek öğretmen ve üç hizmetliden oluşuyor. Meslektaşlarımda velilerim gibi yurdun değişik bölgelerinden geliyor. Deneyimli, düzeyli bir öğretmen kadrosunun arasındayım. Bay-bayan çalışan arkadaşlarımız da var aramızda. Kurul toplantılarında, kendisinin ağa çocuğu olduğunu vurgulamaktan çekinmeyen, meslektaşlarına yüksekten bakan oldukça da şakacı, espritüel bir müdürümüz var.

Sınıfımın akademik başarı durumunu oldukça yeterli düzeyde buldum. Kısa sürede öğrencilerimle tanışıp güzel bir sınıf havası oluşturduk. Öğrencilerime artık doğdukları köylere dönme olasılığının olmadığını belirttim. Birer katlı, çoğu iki odalı yoksulluk içinde süren yaşantılarından bir an önce düzlüğe çıkmanın yolunun iyi bir eğitim-öğretim görmekle aşılabileceğini anlattım. Annemin bizlere söylediği şu söz çok ilginçtir. 'Fırsat olur, akıl olmaz, akıl çalışır fırsat olmaz.' Bu sözden de ilham alarak önlerindeki fırsatları iyi değerlendirmelerini, başarı için tüm zorlukları aşmaları gerektiğini gün gün işledim derslerimde. Bunun için, Atatürk'ün dediği: 'Tek bir şeye ihtiyacımız var, çalışkan olmak.' Özdeyişini sınıf olarak kendimize düstur edindik. Prensiplerim arasında olmazsa olmazlarımı bir bir öğrenci ve velilerime paylaştım.

Mazeretsiz olarak okula devamsızlık, ders çalışmama, verilen ödevleri yapmama kolaylığına kaçılmayacak. Velilerim davet ettiklerinde veli toplantılarına eksiksiz katılmaya çalışacak. Öğretmen olarak ben de verilen çalışmaları aksatmadan kontrol edeceğim. Öğrencilerimin çalışmalarında görmediğim, incelemediğim bir defter sayfası kalmayacak. Kontrol edilmeyen ve değerlendirilmeyen çalışmaları öğrencileri duyarsızlığa götürdüğünü onları çalışmaktan soğuttuğunu öğrencilik yıllarındaki anılarımdan hala anımsarım. İlkokulda sürekli sınıfta başarı adına önlerde olan bir öğrenciydim. Ödevlerimi zamanında yapar her gün tahtaya kalkıp çalışmalarımı sınıfa sunardım. Beşinci sınıfta öğretmenimiz değişti. Köyün muhtarlık görevini de üstlenen okul müdürümüz bu kez sınıf öğretmenimizdi. Üç görevi birden üstlenen öğretmenimiz verdiği çalışmaları kontrol edemiyordu periyodik olarak. Hatta bazı derslerimiz de boş geçiyordu. Çalışmalarımın değerlendirilmemesi, beşinci sınıfta beni derslerden hayli soğuttuğunu ve birinci dönemde sınıf birinciliğini arkadaşlarıma kaptırdığım dün gibi aklımda. O bağlamda verdiğim çalışmaları kontrol etmeyi hiç aksatmadan yürütme çabası içinde oldum. Öğrencilerime toplumumuzda ahlak sistemimizi erozyona uğratan yalan söz söylemekten kaçınmalarını salık verdim.

O yıllarda Sosyal ve Fen Bilgileri derslerinin konularını küme yöntemiyle işlerdik. Ünite konuları sınıfta oluşturulan ilgi kümelerine pay edilirdi öğretmen tarafından. Küme elemanları aralarından, başkan, yazıcı sözcü... seçip konularını hazırlayarak sınıfa sunarlardı. Daha sonra sunumlar değerlendirilir, karşılıklı sorular sorulur. Öğrenciler aktif olarak çalışmalara katılırlardı. Ekip olarak birlikte, arkadaşlık ve dayanışma duygularını pekiştirerek dersleri işlerdik. Daha sonraki yıllarda test sınavlarına dayanan değerlendirme yöntemleri ve ezberci yaklaşımlarla ülkede eğitim-öğretim yaşamı biçimlendi. Devletin okullarının yanında ayrık otu gibi ülkenin her tarafını saran dershanecilik çalışmaları aldı başını yürüdü. Küme çalışmalarıyla, paylaşma, dayanışma, yardımlaşma ve birlikte iş yapma gibi davranışları edinen kuşaklar yerine test sınavlarında hep ön sıraları kapmayı hedefleyen, başarı için arkadaşlarını bir biçimde ekarte etmeyi düşünen kuşaklar yetişti.

Okulda eğitici kolların dağılımı yapıldı. Okula birlikte yürüdüğümüz arkadaşımla spor kolunda çalışmayı üstlendik. Okulumuz geçen yıllarda sportif alanda il ve ülke çapında ses getirici başarılar kazanmış. Sporu benim gibi seven arkadaşımla çalışmalara devam ettik. Başka okula atanan spor kolunu geçen yıl çalıştıran arkadaşım bize iyi bir takım bırakmıştı. Bu alanda da çalışmalarımızı planladık. Sabahçı olan bizler, aralıksız her gün öğleden sonra antrenmanlarımızı sürdürüyoruz. Kız-erkek atletizm takımlarımızın yanında ayrıca erkeklerden da basketbol takımı kurduk.

İl çapında yapılan kros koşularında okulları temsil eden, dörder öğrenciden oluşan ekipler arasında kızlarımız sürekli ilk dördü kimseyle paylaşmadı. Her yarışı hep önde tamamladılar. Ceylanlar gibi yarışları bitirişlerini hiç unutamam. Erkeklerde de takım olarak şampiyonluk kupasını okulumuza taşıdık. Aynı yıl Aydın ilimizde yapılan ilkokullar arası Türkiye atletizm yarışlarında il birincisi olarak kız ve erkek takımları ilimizi biz temsil ettik. Aydın'da kızlar kategorisinde Türkiye ikincisi olduk. Kıbrıs'ın şampiyon olması hedeflenmişti bu yarışlarda. On yedi-on sekiz yaşlarında kızlardan oluşan Kuzey Kıbrıs Türk takımı şampiyon oldu.

Aynı yıl basketbol takımımızla final oynadık. Seksenlerde iki devre halinde oynanan basket final maçında ilk yarıyı on altı sayı farkla önde bitirdik. İkinci yarıda hakem oyun kurucu öğrencimizin her topu alışında aleyhimize hatalı yürüme kararı verdi. Açıkça akıttığımız terlerin hiçe sayıldı. Emeğimiz çalındı. Fakat aynı takımı ertesi yıl final maçında otuz sayı farkla yendik. Bu maçları da unutamam.

Spor kolunun çoğu elemanı benim beşinci sınıf öğrencim. Kız takımının bir elemanı başka sınıfta okuyor. Onu da benim sınıfıma aldım. Spor takımımızdaki öğrencilerimize arkadaşımla şu duyguyu aşılamaya çalışıyorduk. Başarılarla şımarmayacağız. Rakiplerimizi hiç küçümsemeyeceğiz ve sportmenliği en önde tutacağız. En önemlisi derslerimize daha çok çalışacağız. Diğer sınıftan sınıfıma aldığım koşularda il birincisi olan kız öğrencime bir türlü söz anlatamadım. Özellikle matematik dersinde sınıf düzeyinin hayli gerisindeydi. Özel olarak ne kadar ilgi gösterdiysem de kızım sporda kazandığı başarıların gölgesinde kaldı. Derslere ilgisini sağlayamadım. Aynı öğrencim ertesi yıl ortaokula başladı. Maalesef okulu bıraktı. İki yıl sonra halı tezgâhının başında iğne ile kuyu kazmak örneği ipek halı dokuyan kayıp kabiliyetler arasına karıştı.

Ağa çocuğu olduğunu vurgulayan müdürümüz öğretmenler toplantılarında bir okul müdürünün söylevleri çerçevesinde bizlere önerilerde bulunurdu sık sık. Öğrencilere örnek olun. Kılık-kıyafetinize dikkat edin...Yerli Malı haftası kutlamalarında çocukların getirdikleri, sarma, börek benzeri yiyecekleri yerken özellikle peçete, çatal-bıçak kullanmaya özen gösterin... Aynı günlerde üçüncü sınıf öğretmeni arkadaşlarımız zümre olarak Yerli Malı Haftası kutluyorlar. Sınıflarında gerekli etkinlikleri yapmışlar. Öğretmen odasında da börekli, sarmalı, pastalı ve meyvelerden oluşan zengin bir masa hazırlamışlar. Okulun tüm kadrosu etkinliğe davetli, masanın etrafında yerimizi aldık. Müdürümüz yağlı börekleri kaptığı gibi bir iki lokmada midesine indiriyor. Bir bayan arkadaşımız:

'Müdür bey peçete kullanmaz mısınız? Elleriniz yağlanıyor!..' Arkadaşımız taşı tam gediğine koymuştu. Ağa çocuğu, meslektaşlarına biraz yüksekten bakan müdürümüz kızardı bozardı, bir laf edemedi. Evet, özgüvenli, gerektiği zaman üstlerini de haklı olduğu zamanlarda eleştirebilen arkadaşlarımız vardı yetmişli ve seksenli yıllarda. Daha sonra bu kuşak öğretmenlerin yerini amirine yaranmak isteyen, hele amirlerine 'müdürüm' demekle yarışan bir öğretmen kuşağı yetişti. Sayıları az da olsa kurum içinde başı dik, alnı açık, gerçekleri savunmaktan kaçınmayan arkadaşlarımızın her zaman var olduğunu da belirtmeliyim...

Merkez okuluna atanınca öğretmen maaşıyla geçinmek ip üzerinde cambazlık yapmak gibi bir şey. İstanbul'da çalışan bir müfettiş arkadaşa özelikle tek maaşlı öğretmenlerin İstanbul'da nasıl geçindikleri sordum. Müfettiş dostum, iki kolunu yukarı kaldırarak birçok arkadaşın bu büyük kentte işportacılık yaptıklarını, kollarını kaldırmakla, kollarına taktıkları saatleri pazarladıklarını anlattı. Aynı ekonomik zorlukları bende yaşamaya başladım. Evim vardı gerçi. Lakin, elektrik, su, yakıt...Ve de öncelikle evin içine eşya gerekti.

Üç öğretmen arkadaş anlaştık. Kooperatifimiz bünyesinde yapımı devam eden on sekiz dairelik üç bloğun boya-badana işlerini yapmayı üstlendik. Tanıdık bir ustayı da ekibe aldık. Ustamız bize macun yapmayı ve macun çekmenin inceliklerini öğretti. Beşinci sınıf işçi olarak kolları sıvadık. Onlarca daire var önümüzde badana yapılacak. Püskürtme yöntemiyle badana yapıyoruz. Benden daha kuvvetli arkadaşlarım pompa basıyorlar. Bense duvarlara püskürtme işini üstleniyorum. Bir anda oda kireç zerrecikleriyle sisler içinde kalıyor. Önümü göremiyorum. Gözlerim yanıyor. İşçi gözlüğü alıyoruz. Kısa sürede gözlüğün camlarını kireç bürüyor. Bu kez arıcıların kullandığı maske alıp, kafama geçiriyorum. Amaç gözlüğün camları kapanmasın. Maskenin metalden olan elekli kısmı sürtünerek burnumun derisini sıyırıp yara yapıyor. Üstüne üstlük bu yaraya birde kireç zerrecikleri dokununca yaraya tuz basmak örneği acı çekiyorum. Okulda burnumun derisinin başına gelenleri anlatıyorum. Aynı işte iki kez burnumun derisi sıyrıldı fakat epey de para kazandık ekip olarak. Balık yakalamak kolay olmuyor. Öğretmenlik, spor kolu ve badana üç iş yapıyordum. Gençlik ve koşullar.

Yıllarca uzak köylerde çoğu kez yalnız çalışan bir öğretmen olarak görevimi en iyi bir biçimde yapmayı kendime ilke edinmişim. Köyde sosyal bir yaşantı yok. Bu büyük okulda ilk günlerde bayan arkadaşlarla bile konuşmaya utanıyorum. Zamanla bu garip duygumu yendim elbet. Okulda yaşanan hoş olmayan bazı olguları anlatmazsam öyküm güdük kalır.

Okulda öğretmenler arasında ne olup bittiğinden pek haberli değilim. Okul müdürü ve bazı deneyimli arkadaşlar arasında ara ara soğuk savaş yaşandığını gözlemliyorum. Bu beyler, çoğu kez şaka-şenlik içinde gülüp neşelenirken bazı günlerde bir birlerine gayet mesafeli davranıyorlar. Usulen selamlaşıyorlar. Durumu spor kolunu birlikte yürüttüğümüz sadık arkadaşım, dostuma soruyorum. O yıllarca öğrencilere dergi aldırılırdı. Bu furya yıllarca devam etti ülkemizde. Önce okula hangi dergi alınacağı karara bağlanır öğretmenler kurulunda. Okul yöneticileri dergici ile pazarlık yapar. Kapak fiyatından öğrencilere dergiler pazarlanır. Toplanan paraların belirli bir yüzdesi dergiciye ödenir. Paranın geri kalan belirli, yüzde yirmisi-otuzu, hatta kırkı, dergiciye ödenmeyip okula gelir kaydedilir. Okulun çeşitli ihtiyaçları için de böyle devşirilen paralar kullanılır. Bu pazarlıkta neler döndüğünü ancak idareciler ve bu işlere kafa yoran deneyimli bazı öğretmenler bilir. Pazarlığın bir de gün ışığına çıkmayan kısmı var. İşte gün ışığına çıkmayan kısmından idareci ve bazı arkadaşlarımız istifa eleniyorlarmış. Sorun bu paylaşımdan kaynaklanıyormuş. Evet, anımsayınca hicap duyduğum böylesi hoş olmayan durumların yaşandığına çok tanık oldum bu güzel ülkemde...

Kent okulunda güzel bir mesleki yıl yaşadım. Teftiş görmeden yılı tamamladım. Bir öğretmen arkadaşımca, okulunda çalışan öğretmenlerin davet edildiği bir eğlenceye davet edildim. Öğretmen Evinde, davullu-zurnalı bir güzel gece yaşadık. Meslektaşlarımızla halaylar çektik kadın-erkek, güldük eğlendik. Öğretmen okulunda, okulun halk oyunları ekibinin bir elemanı olarak o gece halay çekmeyi eksiksiz icra edenlerden birisi de bendim. Daha önceki yıllarda, eğlence tertipleyen okulda çalışıp şimdilerde benim okulumda çalışan bir bayan arkadaşın hakkımda söylediği şu güzel sözlerde o yıl hakkımda söylenen en güzel sözler oldu.

'Öğretmenim ne kadarda çok yönlü bir arkadaşsınız: Görevini hiç aksatmayan bir öğretmen, spordan anlayan birisi, folklor, aynı zamanda aile bütçesine katkı için farklı alanlarda çalışıyorsunuz...' Ne yazık ki, bu kadirşinas arkadaşımı ertesi yıl meşum bir hastalık sonucu kaybettik.




İbrahim Yılmaz

Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

Şiirkolikte kayıtlı 148 öyküsü bulunmaktadır.

İbrahim Yılmaz yetkili üye konumundadır.


İbrahim Yılmaz öyküleri
Şiirlerin ve denemelerin telif hakları ve sorumluluğu sahiplerine aittir. Siirkolik.com telif hakları yasasınca şiir teliflerine bağlı kalmayı taahhüt eder.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Siirkolik Şiir Bildirimleri