Ayça Özbay - BU KÖŞE "SEN" KÖŞESİ

Girdap ile Gelen

İki saat önce uyumuştu. Gözlerini aniden açtığında, ezan sesi yeri göğü inletiyordu. Saat beş civarı olmalıydı.
Tavanda oynayan gölgelere baktı. Dışarıdaki meşe ağacının yapraklarından yansıdığını düşündü. Yaz günü rüzgar mı çıkmıştı?

Burun deliklerinden girip bütün bedenine yayılan gizemli bir duygu sarmıştı benliğini.
'Bu ne şimdi?' diye düşündü.

Havada gül kokusu vardı. Evet evet, buram buram gül kokuyordu her yer.
Sağ elinin işaret parmağında dayanılmaz bir acı hissediyordu. Bir yere mi sıkıştırmıştı, yoksa yanmıştı da hatırlamıyor muydu?

Renksiz bir sis kaplamıştı odanın içini. Sis, bir girdap gibi dönüyor, dönüyordu. Gözlerini kapatıp açtı. Rüyada olup olmadığını anlamaya çalışırken, tavandaki gölgeler şekil almaya başladı. Harfler beliriyordu gözlerinin önünde. Birbiri ardına sıralanıyorlardı tavanda. Elleriyle gözlerini kontrol etti. 'Açıklar mı gerçekten, yoksa uyuyor muyum?' diye düşündü. Açıktı gözleri evet. İki kolunu, iki yanına bıraktı. Direnmeyecekti. Direnemeyecekti.

Tavanda akan yazıları okumaya başladı. Okudukça devamı geliyordu. Tuhaftı, çok tuhaftı hem de. Harfler hem varlardı, hem de yok. Okuduklarını anlamadığını söyleyemezdi ama bildiği şekilde değildi anlamak. Öğrendiği şekilde de, sonradan hatırladığı şekilde de değildi. Kafasının içi bomboştu. Boşluk...

Girdap odadaki bütün sisi kendine katmış, göğsüne doğru ilerliyordu.

Artık sisli girdabı görmüyordu. Hem demir gibi sert, hem de beyaz tombul bulutlar gibi yok ama var yumuşaklığında bir kütleymişçesine bariz bir şekilde teninde hissediyordu döneni. Derisini yırtıp göğüs kafesine vardığında kemikleri yok mu olmuştu, 'Yoksa zaten hiçbir zaman mı yoklardı?' diye düşündü.

Şimdi göğüs kafesinin yokluğundan geçip, yüreğinde açtığı minicik delikten içeri sızıyordu girdap...
Oyulmuştu işte avuç içi kadar yüreği!
İçeri sızan yoğunluk orada da dönmeye devam ediyordu.

Var olmuş, var olan ve var olacak her şey mi demeliydi yoksa tüm zamanlar mı ya da sonsuzluk muydu bu girdap?

Yüreğinin orta yerinde; genişliğini, enginliğini fark ettiğinden de farklıca fark etmekte olduğu göğsünün ortasında, içindeydi işte.

'Rüya' dedi sonra 'Kesin rüya görüyorum'. O sırada sabaha kadar içki içip eğlenmiş bir grubun kahkahalar atarak apartmana girişini duydu, kapının kapanırken çıkarttığı sesle yerinden sıçradı. Hayır, hayır rüya değildi bu olanlar.

Mutlakiyetten yansıyan diriliği ve ölülüğü, bilmeyi ve unutmayı, istemeyi ve durmayı, gücü ve azameti, kollayıcılığı ve izin vermeyi, görmeyi ve körlüğü, duymayı ve sağırlığı, hikmeti ve suskunluğu, dinginliği olduğu kadar adaletin keskinliğini, kudreti okuyordu tavandaki gölgelerden.
Zihninin karanlık boşluğuna uğramadan, kendini girdaba katıp yüreğine akıyordu yazılar.
Heybetli, kudretli, dolu dolu yazılar...
Bu yazılarda artık harf yoktu. Yüreğiyle okuyordu. Okudukları Hilal'in canını hem yakıyor hem de canına can katıyordu.

Her ne olmaktaysa böyle, hassaslığını biliyor; şefkatle kucaklarken fazla sıkmaktan, gizemi bozmaktan, hem korkuyor hem de bu gelenin bir daha gitmeyeceğini, belki de zaten hiç gitmediğini ve dolayısıyla gelmiş de olamayacağını biliyordu.

Sabahın sessizliğinde, mahalledeki bir evin duvarından diğerine, bir diğerine, bir diğerine daha ve nihayet her birine çarpıp yankılanan, cami hoparlörünün kapanırken çıkardığı haşır huşur sesten, ezanın bittiğini anladı.

Seher vakti geldi sevgili
geldi de ben'i ben'den etti
ben'i kendisi etti yetmedi
O ben'i bir de sen etti
Sadr'ın boşluğuna ben'i üfledi...

Ezan bitmişti bitmesine de, hem Hilal'in bildiği Hilal de gitmişti ve bitmişti hem de hiç olmadığı kadar Hilal olacaktı belliydi. Girdabın sessiz sesi kulaklarında çınlıyordu hala.

Sen hep gel diyordun da
bekliyordun
ben'i sevdam,

ben sende
bilmiyordun...

yaseminler tütüyordu buram buram
yüzünde kuru sıcak bir esinti,

kolların hafiflemelerde...

adımın harfleri yankılanırdı yüreğinde
ben'i çağırırdın uzaklardan,

ilk andan başlamıştın feryat figan...

oysa yanı başındaydım da
duymadın hiç
görmedin

gözlerin güneşlere pencere,
ben
senin sevdan...

sen hep gel diyordun da
bekliyordun
ben'i sevdam,

ben sen'dim
bilmiyordun...

Gölgeler tavanda oynaşıp dururken acı, güce dönüşmüştü hücrelerinde; güç, sevdaya; sevda yaşam olmuştu göz bebeklerinde.

Gözyaşları içeri mi akmıştı yoksa dışarı mı anlamak için, eliyle yüzüne dokundu bu defa. Yarım asıra yakın zamandır kendisinin olan o ellerin yanaklarına teması bir başkaydı şimdi. Şaşırdı. Bu hem her zamanki elleri, hem de değildi.

Tavandaki gölgelerin geçişi bir ömür süresiydi sanki diye düşündü. An dediğin nedir ki? Bir An'a bütün bir varoluş sürecinin sığdığını biraz daha biliyordu şimdi.
Kitaplığının karşısında duran raftan bir defter ve bir kalem alıp koltuğa oturdu. Yazmaya başladı. Ne, ne yazacağını ne de, niye yazacağını biliyordu.

'İçinde bir boşluk hisseden insan; diğerinin ne yapmasından korkuyorsa, esasında o şey kendi içinde de vardır ve esasında kendi yapabileceklerinden korkuyordur.
Kendinde erdemli bulduğu her davranışı, aslında diğerinin yapma ya da yapmama olasılığından korktuğu için yapar.
Yoksa azizlik filan yoktur ortada. Azizcilik oynuyordur kendi kendine.
Diğeri bir şeyi yaparsa ya da yapmazsa hissedeceklerinden korktuğu için, kendisi bir takım doğrular belirler ve hem kendini hem de diğerlerini sınırlara sokar.
Özgürlüğü kendisi kısıtlar.
Kısıtlamalıdır da yaşam için.
Usulünce, edebince, bütün kalbiyle, sevgisi ve şefkatiyle...
Sıkmadan... Sıkıştırmadan... Neşeyle...
İnsan, içindeki boşluğun yine kendisiyle dolmasına izin vermeye cesaret edebildiğinde; öğrenilmiş/aktarılmış algılarından, zihinsel, duygusal ve davranışsal kalıplarından tamamiyle özgürleşmeye başlar ve onun duyguları da, seçimleri de, her türlü ilişkisi de gerçek olur zaman içinde.
O gerçekten yaşar.
Gerçekten yapar her yaptığını ve yapmaz yapmadığını.
Özgürlüğün manasının derin idrakı, kendini kendinde bulduğunda koyulur yola.
Özgürlük, varlığının sorumluluğunu almaktır.
Yeri göğü kaplayan girdapta kör noktayı bulmaktır.
Derin bir nefesle girdabın dışına çıkmaktır.
Durmaktır. Durmaktır.
Gözlerini kapatıp görmektir. Duymaktır.
Ve yeniden derin bir nefes alabilmek için kendine dil dökmektir damla damla.
En başına dönebilecek denli kendi gönlüne girebilmektir. "


Dönerek yüreğimde bir delik açmış olan girdapvari yoğunluk, beni içine çekmek bir yana; benim içimde eridi. Yüreğimde açılan ince delik büyüdü, genişledi, yüreğimin ve sonra bedenimin, ardından içinde bulunduğum odanın, evin, yurdun, dünyanın, evrenin, evrenlerin ve evrenlerin de dışında kalanın tamamını sardı, sarmaladı, sevdi ve en sonunda ben'i de sevdi.

Girdaba aşık oldum o sonsuzlukta. O aşk ki, aşklıktan geçti, aşklığa geldi... Vicdana geldi... Yüreğimden aklıma ilmek ilmek bir köprü işledi de adaletime boyun eğdi.
Üfledi...
Girdaba üfledi...

Şimdi biliyorum ki akıl yüreği duyar, akıl yürekle idrak eder, akıl irade ve adaletle yapar.
Yüreğim ben'in kapısı; aklım, ben'i bana, ben'e getiren...
Ben... Ah ben'i bir anlatabilsem...

'Ah Hilal ah!' dedim kendi kendime ve sana - bana adalet oldum aşkım derinlerimde, gördüklerini gözlemede...

sabah olduğunda

bir yanımda annesine uzanan elleriyle
giderken açık kalmış gözlerinden huzur damlayan çocuğun çelişkili azabı,
diğer yanım mehtabı izlemekte
bir yaz gecesinin serin meltemlerinde...

açlıktan nefesi kokan bir adam umutlarını gömerken denizlerime,
başka yanım aşka teslim ezgiler zikretmekte.

kuru topraklar göklere karışırken ezilip kalmış bedenlerin çığlıkları var mesela kulaklarımda,
burnumdaysa mis gibi anne poğaçası kokusu...

el yordamıyla dokunuyorum bir yanıma
sen misin diye
sahi sen var mısın?

kursağımdan göğsüme düşen
nohut kadar memelerini saklamaya çalışırken
elinde kalemi
gözünde mavisi eksik bir kız çocuğunun, kulaklarımda haberi
asırlar öncesinden...
ah o koca adama teslimiyeti...

fakirin bir ömürlük lokmalarını toplasan ederi olmayacak bir çanta kolunda
süzülüyor bir diğeri,
ne bilsin, o da gariban...

berrak denizlerde süzülüyorum
mutluluğun tarifinden aciz
kelimeler yetmiyor anlatmaya,
aynı anda insana sevdalı bir adam
sırtına inen demirden bir sopayla karanlıklarda...

uyuşmuş zihinleri
pörsümüş bedenlerine yansımış
boş bakışlı
dumanlı çocuklara,
ninelerin elleri saçlarında
burunlarında kestane kokusu
görünenden görünmeyene kapılar açan masallarda yaşayanlarının
meraklı gözleri eşlik ediyor diğer bir yanımda.

bir yanım ateşlerde
diğer yanım ışıl ışıl
şelale...

yağmur rüzgara karışıyor dışarıda
çatıların üzerinde dönüyor dönüyor...

Temmuz 2015

- 4.7.2016 03:20:12

Yazarın Diğer Yazıları

Işın Ergüney - 18.8.2016

Siz yazdıkça biz kendimizi daha iyi tanımaya başladık

Her yazınız ayrı güzel Sevgili Ayça Özbay...

Ayça Özbay - 18.7.2016

Teşekkür ederim

Ali Sevimli - 18.7.2016

Ne yormuştum ben bu yazıyı...Tekrar yormaya gerek yok. Okumak, anlamak içine çekmek yeterli...

Işın Ergüney - 15.7.2016

Çok güzel bir yazı.

Kutlarım...

Şiirlerin ve denemelerin telif hakları ve sorumluluğu sahiplerine aittir. Siirkolik.com telif hakları yasasınca şiir teliflerine bağlı kalmayı taahhüt eder.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Siirkolik Şiir Bildirimleri